KOLON ÇATLAĞINA AHLAK
Temeli ve taşıyıcı kolonları farklı projelerden alınmış bir bina ilk gün ayakta durabilir. Fakat içine hayat yerleştikçe yük artar. Kolonun taşıdığı yük temele öngörülmeyen biçimde bindikçe birleşim yerlerinde çatlaklar belirir. Üzerine sürülen boya çatlağı gizler, kolona mukavemet kazandırmaz. Bugü
Temeli ve taşıyıcı kolonları farklı projelerden alınmış bir bina ilk gün ayakta durabilir. Fakat içine hayat yerleştikçe yük artar. Kolonun taşıdığı yük temele öngörülmeyen biçimde bindikçe birleşim yerlerinde çatlaklar belirir. Üzerine sürülen boya çatlağı gizler, kolona mukavemet kazandırmaz.
Bugünkü hayatın yapısı da böyledir. Temelinde İslam akidesi duruyor; üzerindeki hayatı kapitalist nizam taşıyor. İki ayrı projenin uyuşmazlığından doğan çatlaklar ise İslam ahlakıyla boyanıyor.
İslam adına topluma söz söyleyen, onu temsil eden veya ona hizmet iddiasıyla yer edinen rical, domuz etinin izini sürüyor, mescidin yerini tarif ediyor, namazda ayakların ne kadar açılacağını belirliyor. Fakat hayatı kuran hükümlere çıkmak yerine kapitalist nizamı rahatsız etmeyen bu dar alanda dolaşıyor. Her ayrıntıya verdiği sade ve kesin cevap, ilmini görünür kılıyor, ona itibari bir tatmin sağlıyor. Beklentilerin de eklendiği karmaşa çözüldükçe kapitalizm yerinde kalıyor; İslam birkaç uygulanabilir sonuca indiriliyor.
Böylece Müslüman yediği lokmanın içeriğini soruyor; fakat yaptığı sözleşmenin, tabi olduğu mülkiyet düzeninin ve servetin nasıl dolaştığının hükmünü sormuyor. Ayağının namazda nerede duracağını biliyor; İslam’ın hayatın neresinde durduğunu bilmiyor.
Bu daralmanın dili açıktır. Kapitalizm anlatılırken vergi, borç, şirket, banka, pazar ve devlet konuşuluyor. Yoksulluk, tüketim ve hayat pahalılığı nizama bağlanıyor. İslam’a gelince kanaat, infak, sabır ve güzel ahlak tavsiye ediliyor. İslam ricali, kapitalizmi nizam olarak tanıyıp İslam’ı ahlaki tavsiyeye indirdi.
Kapitalizmin kendisinin övülmesini veya İslami gösterilmesini istemesine gerek yoktu. İslam’ın karşısına nizam olarak çıkarılmaması ona yetti. Toplumun problemi ferdîleştikçe kapitalist düzen hükmün dışında kaldı; din, düzeni değiştiren kuvvet olmaktan çıkıp insanı o düzene uyarlayan teselliye dönüştü.
Sonuçta mevcut nizam sorgunun konusu olmaktan çıkarıldı; Müslümanın o nizam içindeki davranışı sorgulandı. “Faizli düzen nasıl kaldırılır?” sorusunun yerini “Bu krediyi kullanabilir miyim?” aldı. Borsanın kurduğu mülkiyet ilişkisi tartışılmadan hisselerin zekâtı hesaplandı. Kapitalizm sabit kaldı, İslam onun içinde şahsi çıkışlar gösteren rehbere dönüştü.
Nizamın hüküm dışına çıkarılması şahsiyeti de iki ayrı ölçüye mahkûm etti. İslam akidesi ibadeti, kapitalist akide alışverişi yönetti. Rical bu çelişkinin içinde İslam ahlakını yükseltmeye çalıştı. Hâlbuki ahlak, akideye bağlılığın şahsiyette görünen seviyesiydi. Muamelatı başka akideye bırakılan insanın ahlakı nasihatle korunamazdı.
Bu ikilik eğitimde kurumsallaştı. Kapitalist nizam ricali doğrudan görevlendirmedi; eğitimi kendi fikrine göre kurup dindarlığa ayırdığı dar alanı ona bıraktı. Rical aynı okulun, aynı meslek yarışının ve aynı başarı ölçüsünün içine din dersi, yurt ve sohbet ekledi. Bunu “İslam’a hizmet” düsturuyla yaptı. İslam’ın insanı ve toplumu hangi maksatla yetiştireceği ise eğitim nizamının dışında kaldı.
Eğitimdeki bu iş bölümü sosyal güvenlikte de kuruldu. Dünyanın neresinde zulüm yaşansa ardından yardım tırları gönderildi; kaynak çoğu zaman zekâttı. Mazlum korunduğunu, toplum vazifesini yaptığını, nizam ise mesuliyetten kurtulduğunu düşündü.
Elbette yardım yanlış değildi; aç kalan insan bekletilemezdi. Fakat rical, İslam’ın yokluğunu gösterecek boşlukları doldurdukça o yokluğun üzerini kapattı. Kapitalist nizam zulmü ve yoksulluğu üretti; rical zekâtla neticelerini tazmin etti. Nizam hesabını vermeden yoluna devam etti.
Bu hizmet ricale itibar, nüfuz ve söz hakkı kazandırdı. Rical, İslam’ın nizamıyla hayatı kurmak yerine hizmet ağıyla kendisine yer açtı. Fakat sabit ölçü hayattan çekilince her çelişki yeni bir maslahatla, her mecburiyet acil bir içtihatla karşılandı. İstisnalar çoğaldıkça söz ile alışveriş arasındaki ölçü kayboldu.
Örtülen boşluk, İslam’ın asıl kapsamıydı. Kur’an’ın en uzun ayeti vadeli borcu, kâtibi, şahidi ve hakkın nasıl korunacağını düzenler. Bu, “Dürüst olun” nasihati değil, insanlar arasındaki ilişkiyi kuran hukuk usulüdür. İslam, servetin zenginler arasında dolaşan bir güce dönüşmesini engelleyen hükümler koyar; yönetime adaletle hükmetme mesuliyeti yükler. Bunlar ferdin tek başına uygulayabileceği öğütler değil, siyasi irade, yargı ve kamu düzeni isteyen hükümlerdir.
İyi insan elbette lazımdır. Fakat iyi insan faizli para düzenini, bozuk mülkiyet ilişkisini veya kamu malının tasarrufunu tek başına değiştiremez. Ferdî takva, toplumsal nizamın yerine geçmez. Mesele hangi seviyede doğmuşsa İslam’ın cevabı da o seviyede aranmalıdır.
Nitekim kolon çatlağına İslam ahlakı sürmekle, İslam değil kapitalizm korundu. Elbet bir gün çatlak kolonun mecali hayatın yükünü taşımaya yetmeyecek; kolon kırılacak. Geleceği ise İslam’ın boyaya çevrilen ahlakı değil, akidesinden fışkıran nizamı taşıyacak.